• Adana
  • Ankara
  • İstanbul
  • 20 Nisan 2019
  • 12:37
  WhatsApp
Yürürken ayakkabının içine giren taş… 15 Ocak 2019, Salı

                                     

Ne demiş Cemal Süreya, 1931 yılında doğdum, 1937 yılında annem öldü, 1944 yılında Dostoyevski’yi okudum o gün bugündür huzurum yok. Türk ve Dünya Klasikleri hepimizin hayatından bir parça izler taşımaktadır. Okumadıysak bile ismini duymuşuzdur. Sadece iyi bir okuyucu veya iyi bir aktör olmak için okumamız gerekmemektedir. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını okumadıysak Raskolnikov’un tanımladığı ve yaşadığı suç ve suçlu duygusunu nasıl anlayacaktık.

 Kafka’nın ceza sömürgesini bilmezsek müstebit bir yönetimin insanın sırtına harfleri kazıtan bir alet icat ettiğini nasıl algılayabilirdik?

Edebiyat hayatımızın vazgeçilmezidir

Bilim ve teknolojinin olağanüstü gelişmesi, böylece bilginin sayısız parça ve bölümlere ayrılması sonucunda, bilginin uzmanlaştığı bir dönemde yaşıyoruz. Uzmanlaşma, kuşkusuz, birçok yarar getirir. Ama olumsuz sonuçları da vardır, çünkü insanların bir arada var olmalarını, birbirleriyle iletişim kurmalarını ve bir dayanışma duygusu içinde olmalarını olanaklı kılan ortak düşünsel ve kültürel özellikleri yok eder. Uzmanlaşma, toplumsal anlayışın yok olmasına, insanların teknisyenler ve uzmanlar gettolarına bölünmelerine yol açar. Edinilen bilgiler gittikçe daha kendine özgü ve bölmeli bir duruma geldikçe, bilginin uzmanlaşması, özelleşmiş dilleri ve giderek daha fazla gizli şifreyi gerektirir. Eskilerin, yapraklara bakıp ağacı görememek, ağaçlara bakıp ormanı görememek dedikleri, aslında bu ayrıntıcılığa ve bölünmeye karşı bir uyarıdır. Ulusların ve bireylerin tekbenciliği, nefretlere, savaşlara ve hatta soykırımlara neden olan paranoya ve hezeyanlara, gerçekliğin çarpıtılmasına neden olur.

Günümüzde, uzmanlaşmaya ve uzmanlaşmanın çapraşıklıklarına yol açmış olan bilginin sonsuz zenginliği ve bilginin evriminin hızı yüzünden, bilim ve teknoloji bütünleştirici bir rol oynayamaz. Ama edebiyat, meslekleri, hayattaki amaçları, coğrafî ve kültürel konumları ve kişisel durumları ne kadar farklı olursa olsun, insanların kendilerini tanıyabildikleri ve birbirleriyle konuşabildikleri insan yaşantısının ortak paydalarından biridir. Edebiyat, bireylerin, hayatlarının tüm özellikleri içinde, tarihi aşmalarını sağlamıştır: Cervantes, Shakespeare, Dante ve Tolstoy’un okurları olarak, zamanı ve mekânı aşarak birbirimizi tanırız ve kendimizi aynı türün üyeleri olarak duyumsarız; çünkü bu yazarların yapıtlarını okurken, insanlar olarak neyi paylaştığımızı, bizi birbirimizden ayıran zengin farklılıkların ötesinde hepimizde ortak olanı öğreniriz. Bütün uluslardan insanlar temelde eşittir, onların arasına ayırımcılık, korku ve sömürü tohumlarını eken yalnızca adaletsizliktir: İnsanları, önyargının, ırkçılığın, dinsel ya da siyasal bağnazlığın ve kendi dışındaki her şeyi dışlayan milliyetçiliğin aptallıklarına karşı, tüm büyük edebiyat yapıtlarında karşımıza çıkan bu hakikatten daha iyi hiçbir şey koruyamaz.

Nasıl ki insan olarak günlük karşılamamız gereken ihtiyaçlarımız varsa, edebiyatta bu ihtiyaçlardan bir tanesidir

  İyi bir okur bilir ki, okuma serüveni içindeki okuma zevkini temellendirmek için mutlaka klasikleri okumalıdır. Çünkü bir çok eserin muhtevasında biliriz ki anlam izdişümü vardır. Bu yüzden edabiyat ayakkabının içine kaçan taşa benzetirim hep, nasıl  girdiği anlaşılamaz ve çıkardığımızda da hala etkisinde kalmaya devam ederiz. Şüphesiz ki Dünya Klasik’leri bu görevini en güzel şekilde yerine getirmektedir.